Keçid linkləri

logo-print
2016, 05 Dekabr, Bazar ertəsi, Bakı vaxtı 22:56
Elif Şafak


KORSAN

Bundan bir-bir buçuk sene evveldi. Bir sabah yayınevimden bir telefon geldi. Sevgili yayıncım Gülgün Çarkoğlu telefonun öbür ucunda, “Sana tuhaf bir haberim var” dedi. Bir kamyon dolusu korsan AŞK yakalanmıştı.

Bir kamyon dolusu roman nasıl olur, neye benzer, gözümün önünde canlandıramadım bile. Nasıl bir şey, moloz taşır gibi taşımak kitapları? Ya da zeytinyağı kolileri, un çuvalları gibi. Üst üste yığınlar halinde...

Aynı gün başka yazarlar, yayıncılar, editörler ve çevirmenlerle birlikte Emniyet’in avlusunda durup hayretle baktık etrafımıza. Gördüğüm en sürreal sahnelerden biriydi. Kamyonlar dolusu kitap ve kitapçık...

Yanlarında polisler, gazeteciler, fotoğrafçılar. Kitaplar arasında gayet uyduruk ve adeta telaşla basılmış olanlar da vardı, son derece profesyonelce dizilmiş olanlar da. Öyle kapaklar gördüm ki orijinalindan ayırt edemezsiniz kolay kolay. Şapka çıkarır senelerin titiz yayıncılarına.

Türkiye’de sahiden kaç kitap basılıyor acaba, ne kadar roman okunuyor, kimsenin bunun cevabını bildiğini sanmıyorum. Korsanın bu kadar yaygın olduğu bir ülkede rakamlara güvenmek mümkün mü? Güneydoğu’da, Karadeniz’de, İç Anadolu’da, sahil bölgelerinde... Kaç yerde satılıyor yasadışı yollardan çoğaltılan eserler? Kimbilir belki de sandığımızdan çok daha fazla edebiyat okuru var. Bu da işin garip tesellisi... Bir zamanlar farklıydı halbuki korsan. Harçlarını ödemekte zorlanan öğrenciler, memurlar, emekliler, dar gelirli edebiyatseverler için bir alternatifti. Kitap dünyasından geri kalmamak isteyenler için. Zamanla ve hızla iş çığırından çıktı. Korsan başlı başına bir sektör, bir endüstri oldu. Üstelik korsan yüzünden kitap fiyatları arttı ve artmakta. Pek fazla insan işin bu boyutunu görmek istemese de. Basılan korsan
kitapların depo kirasını da yayınevleri ödemekte. Bu da gene kitap fiyatlarına yansıyor. Velhasıl korsan baki oldukça kitap fiyatları değil düşmek, daha da yükseliyor. Benim öğrenciliğimde çok daha romantik bir algı vardı toplumda ve basında.

Pek çok üniversite öğrencisi gibi ben de az kitap almadım yollardan, tezgâhlardan. Ama çabuk vazgeçtim bu huydan. Ne zaman ki ayırdına vardım korsanın, “Biz öğrencilere iyilik etmek için kurulmuş hayırsever bir araç” değil, düpedüz bir ticaret olduğunun.

Derken seneler geçti. İstanbul’a ilk geldiğim dönemlerdi. Koca şehirde bir başına, sudan çıkmış balık gibi. “Sonradan gelen” olmak, kendini aramak, kimsenin okuyup okumayacağını bilmeden hikâyeler yazmak. Sivri dilli, orta yaşlı bir şair vardı yeni tanıştığım. “Bak benden sana abi nasihati! Ne zaman ki romanların korsana düşecek, işte o zaman sevin!” dedi bir gün durup dururken. “Okunup okunmadığının tek barometresidir korsan. Halkın dürüst ibresidir! Ne eleştirmenlere aldır, ne yayıncıların fikirlerine. Gözün korsanda olsun. Eğer korsan romanın basılıyorsa tamam demektir, edebiyat âleminde tutunmuşsun demektir!”

Ben henüz 26-27 yaşındaydım o zamanlar. Pinhan çıkmış, Şehrin Aynaları çıkmış. Bir sonraki romanın sadece hissi var yüreğimde. İrkildiğimi hatırlıyorum bu yorumu duyunca. Derken Mahrem basıldı. Yolda yürüyorum bir sabah, TaksimGümüşsuyu yakınlarında. Uzaktan sapsarı bir kapak dikkatimi çekti, yere açılmış bir tezgâhta. Durup ağzım açık baktığımı hatırlıyorum. Mahrem’e tıpatıp benzeyen ama onun soluk ve garip bir kopyası yerden bana baktı. Tezgâhtarla göz göze geldik. Dayanamadım. “Bu benim romanım” dedim. Bir kitaba baktı, bir bana. Gülümsedi gayet rahat: “E abla imzala o zaman.” Ve ben bunu hiçbir yerde anlatmadım, bugüne kadar itiraf etmedim ama o gün o korsan kitabı imzaladım. Yüreğim kıpır kıpır. Seneler sonra bugün basında ,”Dört kamyon dolusu İskender yakalandı, 150 bin İskender bulundu” haberlerini okurken ister istemez o günlere gitti aklım. Korsan da değişti. O romantik algımız da. Tek bir şey baki: Hikâyeler ve hikâyelere olan sevda.

Habertürk

Günün bütün mövzuları

XS
SM
MD
LG